Bilgisayar-Bilişim Teknolojileri
Ana Sayfa
Bilişim Teknolojileri Forumu Son Konuları
24 Saat
Bilişim Teknolojileri - Formatör - Bilgisayar Öğretmeni Kayıt
Kayıt Olun
iletişim
iletişim
Detaylı Arama
Arama

Hayatın en anlamlı hikayeleri...

Konu, 'Windows İşletim Sistemleri, Sorunlar ve Çözümler' kısmında TR@NCER tarafından paylaşıldı.


Sayfayı Paylaş /bbnetsosyal

  1. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Dört Mum

    Dört mum yavaşca yanıyordu.
    Ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.

    İlki söyledi:
    ‘’ ben barışım!"
    Artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim. "
    Alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.

    İkincisi söyledi:
    ‘’ ben inancım!"
    neredeyse herkez benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor
    o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok’’
    Konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.

    Üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu:
    ” ben sevgiyim!"
    yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular "
    Ve hiç zaman yitirmeden söndü.

    Ansızın...
    Bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür
    ”neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir "
    Bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.

    Ardından dördüncü mum söyler:
    ”korkma ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz


    "ben umudum!’’
     
  2. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Biraz uzun gibi ama sonuna kadar okuyun bence ...Kesinlikle birşeyler bulacaksınız.


    "18 Kasim 1995 günü keman sanatçisi Itzhak Perlman, New York'ta, Lincoln
    Center'daki Avery Fisher Salonu'nda bir konser vermek üzre
    sahneye çikti. Eger herhangi bir Perlman konserinde bulunmussaniz bilirsiniz ki onun
    için "sahneye çikmak" hiç de küçümsenecek bir basari degildir.
    Çocukluk yillarinda çocuk felcine yakalanmis olan Perlman'in her
    iki
    bacaginda da destekleyici ateller vardir ve ancak kol degnegi
    yardimiyla
    yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasinda sadece bir
    adim
    atabilmek suratiyle aci içinde ve yavas yavas yürüken görmek
    unutulmayacak
    bir bir görüntüdür.
    Agrilar içinde ama ihtisamla yürümektedir, sandalyesine
    erisinceye
    kadar.
    Sonra oturur; yavasça koltuk degneklerini yere koyar,
    bacaklarindaki
    atellerin klipslerini açar, bir ayagini geriye iter, ötekini öne
    uzatir.
    Daha sonra yere egilerek kemanini alir, çenesinin altina koyar,
    orkestra
    sefine basiyla isaret verir ve çalmaya batlar.
    Su zamanda degin, izleyiciler bu ritüele alismislardir.
    O, sahnenin bir ucundan sandalyesine dogru ilerlerken sessizce
    otururlar.
    Bacaklarindaki klipsleri açarken inanilmaz bir sessizlikle
    beklemektedirler.
    Çalmaya hazir olana dek beklerler.
    Ancak o konserde birseyler ters gitti. Daha ilk birkaç satiri
    çalmisti
    ki
    kemanin tellerinden bir tanesi koptu.
    Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna
    tabancadan
    firlayan kursun gibi gitmisti ses. O sesin ne anlama geldigi
    konusunda
    yanilmak imkansizdi. Ve bunun akabinde ne yapilmasi gerektigi konusunda
    da...

    O gece orda olan insanlar kendi kendilerine söyle düsündüler:
    "Anlamistik ki, yeniden ayaga kalkmasi, atelleri yeniden
    takmasi,
    koltuk
    degneklerini almasi, yavas yavas sahne arkasina gitmesi ve ya
    yeni bir
    keman bulmasi ya da yeni bir tel takmasi gerekecekti"
    Ama o öyle yapmadi. Bunun yerine bir dakika kadar
    bekledi,gözlerini
    kapadi
    ve sonra sefe yeniden baslamasi için isaret verdi. Orkestra
    basladi ve
    o
    kaldigi yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemis bir
    tutku, güç
    ve saflikla çaldi. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri
    sadece
    3
    telle çalmak imkansizdir. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin,
    herkes
    bilir.
    Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmisti. Onu parçayi
    kafasinda
    molüde
    ederken, degistirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
    Bir noktada,
    telleri nerdeyse yeniden tonlamisçasina sesler çikarmaktaydi
    kemandan,
    daha
    evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini saglamak için...
    Bitirdiginde salonu olaganüstü bir sessizlik kapladi. Ve akabinde seyirciler ayaga kalkti ve tezahürata basladilar. Oditoryumun her yanindan inanilmaz bir alkis patladi.
    Hepimiz ayaktaydik bagiriyor, islik çaliyor, alkisliyor,
    yaptigini ne
    kadar
    takdir ettigimizi, begendigimizi anlatacak her türlü hareketi
    yapiyorduk.

    Gülümsedi, yüzünden akan terle ri sildi, yayini kaldirarak bizi
    susturdu
    ve
    böbürlen degil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla söyle dedi:
    "Bilirsiniz,
    bazen de sanatçinin görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha
    müzik yapabilecegini bulmak..."

    Bu ne güçlü bir cümledir. Duydugumdan beri aklimdan çikmiyor. Ve
    kim
    bilir? Belki de bu bir yasam tarzidir, - sadece sanatçilar için
    degil
    hepimiz için. Burada, tüm yasamini bir kemanin 4 teli ile müzik
    yapmak
    üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasinda kendini
    sadece 3
    tel
    ile
    bulan bir adam vardir.
    Öyleyse o da 3 tel ile müzik yapmayi seçer, ve o gece yaptigi,
    sadece
    3
    telle yaptigi müzik, daha evvel yaptigi, 4 teli varken yaptigi herseyden
    daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdi...
    O zaman belki de bizim görevimiz, yasadigimiz bu sallantili,
    hizla
    degisen, ürkütücü dünyada kendi müzigimizi yapmaktir; önce elimizde olan
    herseyle;
    ve
    daha sonra bu artik imkansiz oldugunda, sadece elimizde
    kalanlarla..."
     
  3. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    FISILTI


    Adam fısıldadı, " Tanrım konuş benimle" ve bir kus cıvıldadı ağaçta ama adam duymadı.
    Sonra adam bağırdı " Tanrım konuş benimle!" Ve gökyüzünde bir şimşek
    çaktı, ama adam dinlemedi onu.
    Adam etrafına bakındı ve " Tanrım seni görmeme izin ver" dedi. Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
    Ve adama bağırdı, " Tanrım bana bir mucize göster! " Ve bir bebek
    doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
    Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı, " Dokun bana Tanrım ve burada
    olduğunu anlamamı sağla! " Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
    Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti.
     
  4. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    ''Bir süre önce bir arkadaşım, üç yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının, kâğıtları ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.
    Buna rağmen küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım." dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.
    Kızına bağırdı: "Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?”. Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi: "Ama babacığım, kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."
    Babanın içi paramparça olmuştu; kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.
    Arkadaşım, bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu. ''
     
  5. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    KURABİYE HIRSIZI


    Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına. Havaalanındaki dükkândan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de yanında oturan adamın olabildiğince cüretkâr bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi, kurabiye hırsızı yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tik taklarındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik taklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini! Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
    Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.
    Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına. Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve Aman Tanrım, ne cüretkâr ve ne kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor! Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında, uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına, dönüp bakmadı bile kurabiye hırsızına.
    Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna, sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini! Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
    Kaba ve cüretkâr olan, kurabiye hırsızı kendisiydi işte.
     
  6. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti.
    İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.
    Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü.
    Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: "Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?" dedi.
    "Elbette" diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: "Peki ya siz?"dedi."Siz inanır mısınız buna?"
    Moses bir an bile duraksamadı: "Evet,ben de inanırım" dedi ve ekledi: "Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana Senin karın kambur olacak demiş.O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı dan.
    Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demişim." Moses in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatIp, Moses in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

    Bu anlatılanlar bir "peri masalı" değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.
     
  7. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Beş önemli ders


    '' Birinci önemli ders..."
    Size hizmet edenleri hep
    hatırlayın..
    Bir pastanın uc otuz paraya satıldığı günlerde 10
    yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk
    sordu: "Cukulatali pasta kaç para?.."
    "50 cent!.."
    Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha
    sordu:
    "Peki dondurma ne kadar.."
    "35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..
    Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
    Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.
    Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..


    İkinci önemli ders..
    Onemli olan vermektir..
    Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir
    kiz getirdiler.
    Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli
    idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o
    hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes
    yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu. Kucuk cocuk
    bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve
    "Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.
    Kan nakli ilerlerken, ablasinin gozlerinin icine
    bakiyor ve gulumsuyor-du. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti,
    ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu.. Gulumsemesi de yok oldu.
    Titreyen bir sesle doktora sordu:
    "Hemen mi olecegim?.."
    Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucudundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.

    Üçüncü önemli ders..
    Yağmurda otostop!..
    Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama
    otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan
    yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60 li yıllarda bir
    beyazın bir zenciye hem de Alabama da yardıma kalkışması pek olağan
    şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir
    taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi.
    Verdim. Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu
    adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
    "Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
    yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
    Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin
    sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının bas ucuna zamanında
    ulaşmayı başardım.
    Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve
    başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
    En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."


    Dördüncü önemli ders..
    Yolumuzdaki engeller..
    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun
    üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.
    Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler. Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu. Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
    Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
    sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde
    kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak
    uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu Acti. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde.. "Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.
    Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..

    Beşinci önemli ders...
    Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
    dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
    "Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?.."
    Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün
    görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
    50 lerinde falan olmalıydı.
    Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu
    yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Sure biterken bir öğrenci, son sorunun test
    sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
    "Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
    karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
    Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.
    Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba demeniz gerekse bile.."
    Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.''
     
  8. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Şirketin insan kaynakları yöneticisi, iş başvurusuna gelen adaylara bir soru sormuş;
    “Sorunun doğru cevabı yok, vereceğiniz cevap sizi tanımamızda etkili olacak. Karanlık, yağmurlu bir gece, yağmur yağıyor, fırtına var, gök gürlüyor ve siz sabaha karşı iki sularında yalnız ve ıssız bir yolda araba kullanıyorsunuz. Araba iki kişilik. Biraz ilerde otobüs durağında üç kişi bekliyor. Birincisi doktor, daha önce hayatınızı kurtarmış. İkinci kişi, çok yaşlı ve hasta. Soğuktan ölmek üzere. Üçüncüsü, aşık olduğunuz ve bugüne kadar söyleme fırsatı bulamadığınız kişi. Hava gittikçe kötüleşiyor ve arabanızda sadece bir kişiye yer var. Böyle bir durumda ne yapardınız?”

    Görüşmecilerden bazılarının cevapları tahmin edebileceğiniz gibi şöyle:

    A. Hasta adamı en yakın hastaneye götürürdüm.

    B. Doktor daha önce hayatımı kurtardığına göre onu alırdım.

    C. Hasta adam tabi ki önemli ama, kendi geleceğim ve hayatım için, aşık olduğum kişiyi alırdım.

    Yine de cevap verenlerin yüzde 90 ı yaşlı adamı alacağını söylemiş. Ancak sadece bir kişi işe alınmış. Alınan kişinin cevabi şu;

    “Arabadan inip anahtarı doktora veririm, doktor benim hayatımı kurtardığı gibi yaşlı adamı da hastaneye yetiştirip iyileştirebilir, böylece ben de hayatımın aşkıyla otobüs durağında baş başa kalırım, üzerimdeki montu ve şemsiyemi ona verir, sonra da aşkımı ilan ederdim!”
     
  9. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0


    Sudanlı aç bir çocuğun incecik siyah teni, narin kemikleri ve güneşten pişmiş öne eğik başı. Küçük kızın açlıktan bir adım daha atacak gücü kalmamış. Yere kapaklanmış, emekleyerek bir kaç kilometre ilerideki yardım kampına gitmeye çalışıyor. Biraz arkasında ise bir akbaba sabırla bekliyor. Ölse de yesem diye.


    Ve küçük kız için inanılmaz bir fırsat doğuyor: Küçük kızı kurtarabilecek bir insan olayı görüyor ve yanına yaklaşıyor. Ve işte zamanın durduğu an:


    Kızın bu halini gören gazeteci Kevin Carter, fotoğraf makinesi ile bu anı donduruyor ve çektiği bu fotoğrafla hayalindeki Pulitzer ödülünü 1994 yılında alıyor.


    1994 yılında Sudan da çekilen bu fotoğraf Afrikada ki açlığın simgesi oldu ve belkide bir çok insan bu fotoğraf sayesinde açlıktan kurtuldu.


    Ancak insanlar olayı sadece bir fotoğraf karesi olarak görmüyorlardı, Kevin Carter e olayın devamını yani küçük kıza ne olduğunu sordular. Cevap en az fotoğraftaki manzara kadar içler acısıydı:


    Carter, küçük kıza yardım etmediğini ama fotoğraf çekerken akbabanın korkup kaçtığını, kızın yaşayıp yaşamadığını bilmediğini ama yaşıyor olması gerektiğini, çünkü gıda yardımı yapılan Amerikan üssünün pek de uzakta olmadığını söyledi.


    İnsanların Carter a o anda ne cevap verdi bilemiyoruz, ancak Carter 3 ay sonra kendince bir cevap buldu. Fotoğraf makinesini elinden bırakıp, bahçe hortumunu arabasının egsozuna takıyor ve intihar ediyor. Kevin Carter in bıraktığı intihar notunda bu fotoğrafla ilgili veya içinde bir takım ızdıraplar olduğunu gösterecek her hangi bir ifade bulunmadığı belirtiliyor...
     
  10. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0


    Siva ve Sakti, Hinduizm in kutsal çifti, gökyüzündeki yüksek katlarında oturup, bir yandan yeryüzünü seyrediyorlar, bir yandan da insan yaşamını tehdit eden unsurları, insan davranışlarındaki karmaşayı, insan olmanın acılarla dolu bedeline hüzünleniyorlarmış.

    Birden Sakti, ara sokakların birinde ayakta bile zorla duran perişan yoksulu farketmiş..


    Kalbi merhametle burkulmuş. Yaşamak için verdiği savaş, dürüst ve iyi bir insan olması onu etkilemiş olmalı ki, kutsal kocasına


    "Bu zavallıya biraz altın vermesi" için yalvarmış. Siva adamı bir an gözlemiş, sonra sevgili karısına dönerek,


    "Yapamam" demiş..


    Sakti şaşırmış.


    "Ne demek?" diye isyan etmiş kocasına..


    "Sen bu evrenin sahibi, en yüce tanrısı değil misin? Bu kadar basit bir şeyi nasıl yapamazsın?"


    "Bunu ona veremem çünkü henüz almaya hazır değil" demiş, Siva..


    Sakti çıkışmış,


    "Yani, yolunun üzerine bir kese altın bırakamayacağını mı söylüyorsun?"


    "Tabii, bırakabilirim" demiş, Siva.. "Ama bu başka bir şey.."


    "Lütfen.." diye yalvarmış, Sakti.. "Lütfen.."


    Ve Siva bir kese dolusu altını yoksul adamın yolunun üzerine bırakmış..


    Zavallı yoksula gelince, o akşam iki lokma bir şey bulup yiyip yiyemeyeceğini, yoksa yine aç mı uyuyacağını düşünerek yoluna devam ediyormuş.. Köşeyi dönünce,


    "Şuna bak" demiş, "koca bir taş parçası iyi ki, gördüm.. Çarpsaydım, partalı çıkmış sandaletlerim iyice elden çıkacaktı.."


    Ve dikkatle altın dolu kesenin üzerinden atlayarak yoluna devam etmiş..


    Yaşam yolumuzun üzerine yüzlerce torba dolusu altın bırakıyor..


    Ya çok seyrek olarak bu torbalar olduğu gibi görünüyor ya da biz onların bilincine çok geç varıyoruz..
     
  11. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    BİR CİNAYET DAVASI

    Mahkemede bir cinayet davası görülüyordu. Adamın katil olduğu hemen hemen kesindi, bunu gören davalı avukatının aklına bir aklına bir şeytanlık geldi.
    “Bayanlar baylar. Hepinize bir sürprizim var” diyerek saatine baktı. “tam bir dakika sonra, müvekkilim tarafından öldürüldüğü iddia edilen kişi bu mahkeme salonundan içeri girecek.”
    Bunun üzerine hakim, seyirciler, bütün kafalar mahkeme salonunun kapısına döndü. 1 dakika geçti ve hiçbir şey olmadı. Bunun ardından avukat:
    “Bakın “ dedi. “Ortaya bu iddiayı attım ve hepiniz heyecan içinde kapıya bakıp 1 dakika boyunca beklediniz. Bu gösteriyor ki gerçekten ortada bir ölü olduğuna ve dolayısıyla müvekkilimin katil olduğuna sizler tamamiyle inanmış değilsiniz”
    Ve bu sözün ardından hakim kararını açıkladı ve adamı suçlu buldu. Avukat şok içinde:
    “Ama nasıl olur??? Az önceki gösteriden hepiniz etkilendiniz hepinizin kapıya baktığını gördüm!!!”
    Hakim:
    “Evet doğru hepimiz baktık.”dedi. “ama müvekkiliniz bakmadı.”
     
  12. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Savaşın en kanlı günlerinden biri...


    Asker,en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üstünde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
    -Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?
    -Delirdin mi? der gibi baktı teğmen... Gitmeye değer mi?
    Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla Ölmüştür bile... Kendi hayatını tehlikeye atmaya değmez...
    Asker ısrara etti ve teğmen ona "peki" dedi..."Git o zaman"
    İnanılması güç bir mucize...
    Asker o ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü...
    Birlikte siperin içine yuvarlandılar...
    Teğmen kanlar içindeki askeri muayene etti... Ve arkadaşına döndü:
    -Sana hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim, arkadaşın çoktan ölmüş...
    -Değdi teğmenim... dedi asker
    -Nasıl değdi?... dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?
    -Gene de değdi komutanım...
    Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağ idi... Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için...
    VE ARKADAŞININ SON SÖZLERİNİ HIÇKIRARAK TEKRARLADI...:
    -MEHMET!... GELECEĞİNİ BİLİYORDUM!... demişti arkadaşı...
    Geleceğini biliyordum...
     
  13. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    SEVGİNİN SADECE SÖZÜNÜ EDENLERLE, ONU YAŞAYANLAR ARASINDA NE FARK VARDIR

    Sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü
    edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"
    "Bakın göstereyim" demiş ermiş.
    Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar icinde
    sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
    Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.
    "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
    Bunun üzerine "şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe."
    Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
    "Buyurun" deyince her biri uzun boylu kasıklarını çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri
    diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
    "İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."
     
  14. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    SEVGİLİ


    Delikanlı,katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek
    istemişti.Ancak kız,korkunç bir şart ileri sürerek: -Senin sevgini
    ölçmek istiyorum,dedi.Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana
    eski sevgilinin kalbini getireceksin. Delikanlı,tüyler ürperten bu
    teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten
    sonra hislerine mağlup olup eski sevgilisini öldürmeye karar
    vermişti. Eski sevgilisini, belki de durumu fark ettiği için
    bayıltıp fazla direnemeden oldurur. Ve kalbini bir mendile koyar
    .Delikanlı,kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda
    koşarken,ayağı bir taşa takıldı.Kendisi bir tarafa,mendil içindeki
    kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından,ağzından ister
    istemez"Ahhh!"sözleri döküldüğünde onu deliler gibi seven eski
    sevgilisinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir
    ses yükseldi: -Canım sevgilim, bir yerin acıdı mı?
     
  15. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    BEŞ MAYMUN

    Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır, bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.
    Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Su kapatılıp, maymunlardan biri dışarı alınıp ve yerine yeni bir maymun konulur, ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer, bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır.
    Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur. Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.
    Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir...'
     
  16. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    ŞAMAR OĞLANI


    Şamar Oğlanının İngilizcesi "Whipping boy" dur. Avrupa’da devrin âdetlerine göre her prens, her saray mensubu, her zâdegan çocuğu, mektebe bir yaşıtı ile gidiyordu. Bu yaşıt öğrenci halktandı.
    "Asîl" çocuk bir hata işlediği zaman, sopayı veya şamarı onun nâmına, halk çocuğu yiyordu.
    İşte şamar oğlanı kavramı bu adetten ortaya çıkmıştır
     
  17. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    AŞK BİTİNCE


    Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür
    yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık
    olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya
    geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı
    sevgilisine öpücük kondurup Fırat’ın azgın sularına girip öbür
    yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş. Yine bir gece
    delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken
    delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş,
    kadına dikkatle bakarak; - senin bir gözün kör müydü! demiş. Kadın o zaman delikanlıya bakarak; - sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme demiş. Delikanlı kadından ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden, onun gücü sayesinde Fırat’ı geçermiş. O aşk bitince de...
     
  18. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    KIRLANGIÇ


    "Kırlangıcın biri birgün bi adama aşık olmuş.Hergün pencerenin önüne gelir onu izlermiş.Birgün bütün cesaretini toplamış ve adama hey adam ben seni seviyorum uzun zamandır seni izliyorum demiş adam saçmalama se bir kuşsun ben ise bir insan durduk yere sende nereden çıktın diye bunu içeri almamış pencerenin önünden kovalamış kırlangıç yine gelmiş tamam seni hiç rahatsız etmicem demiş sadece çok iyi dost olalım demiş adam yine kabul etmemiş ve kovalamış kırlangıç tekrar gelmiş bak demiş hava çok soğuk seninle çok iyi arkadaş olalım beni içeri al soğukta donacağım demiş sıcak ülkelere göç etmek zorunda kalıcam lütfen beni içeri al demiş adam yine almamışkırlangıç çok üzgün bir şekilde başını önüne eğmiş ve gitmiş aradan çok zaman geçmiş adam pişman olmuş yaz gelmiş diğer kırlangıçlara sormaya başlamış ama gören olmamış sonunda danışma ve bilgi almak için bilge bir kişiye gitmiş olaları anlatmış bilge kişi demişki kırlangıçların ömrü altı aydır hayatta bazı fırsatlar vardır sadece birkez elinize geçer değerlendiremezseniz uçup gider hayatta bazı insanlar vardır sadece bir kez karşınıza çıkar değerini bilmezseniz kaçıp gider ve asla geri gelmez dikkatli olun farkında olun ve bir düşün bakalım acaba sen farkında olmadan bugüne kadar kaç kırlangıç kovaladın."
     
  19. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Düşlerimizin gerisindeki kırıntılar

    Hayatımıza usulca giren ve daha sonra yüreğimizde derin izler bırakıp, adı konulmamış hüzünler yaşatarak çıkan insanlar aslında bize kavuşmanın tadını duyumsatırlar.
    Acıyı, kederi, inceden içimize akan hasreti tanımadan mutluluğun resmini çizebilirmiyiz. Ayrılık acısı yaşamadan, baharın gelişini, taze çimen kokusunu genzimizde algılayabilirmiyiz.
    Umutlarımızın bittiği yerde bize yeni umutlar yaşatan o insanlar, hayatımızdan çıkarken bıraktıkları acı tatlı hatıralarla, çocuksu korkuları üzerimizden atmamıza, mutluluk düşleri kurmamıza yardımcı olurlar. O düşlerle uyuyup uyanmamızı sağlayarak, sevinçle hüznü bir arada yaşadığımız dünyamıza coşku vererek, yalnızlıkla izole edilmiş hayatımıza ortak sesler katarlar.
    Bugün bize ;
    “ Daha sılanın ne yana düştüğünü bilmeden sıla türküleri dinleyerek sıla hasreti çektiğimiz,
    Uyaklı şiirlerle desteklediğimiz aşk mektuplarımız,
    Sevgilimizle el ele yürürken adımlarımızda tutuk heyecanların yaşandığı yollarımız,
    Hatıra defterlerine, ayrılığı tatmadan ayrılık hakkındaki ezbere yazılarımız,
    Ve geride bir siluet olarak, yarım kalan sevdalarımız “ değil mi, kekremsi hüzünler ve çoşkular yaşatan. Ve tüm bu yaşanılanlar bugün yaşamaya çalıştığımız hayatımızın bir izdüşümü değil mi.
    Kentlerin, yüzlerin, okul yollarına dizilmiş günlerimizin birer anı olması, yılların yolların bizi eksilterek yarılanması, yüreğimizin artık asla eskisi gibi atmayacak olması, bizi yaralasa da, beklenen birilerimizin hiçbir zaman gelmeyeceğini öğrendiğimizde, beynimizden sol yanımıza akan sızı, bizi boğulurcasına kederlere, ağlatırcasına özlemlere savursa da; Dilimizde neşeli çocuk şarkıları, bilincimizde al yanaklı bir sabah, kıyılarına sarı papatyaların üşüştüğü, ayakları perdeli küçücük sapsarı ördek yavrularının yüzdüğü nazlı bir dere, ve gitme sekte görme sekte o köy bizim köyümüzdür diye sahiplendiğimiz, Kırmızı çatılı beyaz badanalı evleriyle, çeşmesiyle, camisiyle, pürüzsüz gökyüzünde mutluluğa takla atan beyaz güvercinleriyle, karlı dağlarının eteklerinde koyun kuzu sürülerinin otlandığı, tarlası sarı, dalı yeşil olan, şirin mi şirin bir köy olsun.
    Gökten üç elmanın düşmesi yalnız masallarda, yüreğimizde besleyip büyüttüğümüz hayallerimiz, yitip giden anılarımız da ne yazık ki sadece düşlerimizde kalıyor. Ama şehrazatın bin bir gece masallarını aratmayacak sevgilere yelken açmak elimizde. Uzaklardan beklenmedik bir konuk gibi, dostlarımızın kapılarını çalmakta…
     
  20. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Gök aynı gök,
    Dağlar aynı dağlar,
    Yürek aynı yürek,

    Ama bu kez farklı çarpıyor. Yüreğimde çarpanın adı bu kez sevgi, aşk, özlem, hasret, mutluluğun gözbebeklere inmesi, oradan dışa yansıması, herkese, her şeye olumlu bakması.
    Yüreğin farklı atması; Hülyalı bir boşlukta yalın ayak gezinmeye, sığ gölgeli ağaçlar arasında kurulan hamakta yavaş, yavaş salınmaya benzer. Yüzlerce sarı, beyaz benekli sığırcık kuşlarının ötüşleri eşliğinde, gözleri hafif kısarak sevgilinin hayaliyle baş başa kalmanın verdiği hazla, ruhun dağların arasından sarı başaklı buğday tarlalarına, oradan denize kavuşmasına benzer. Yüreğin farklı atması günlerce yağan kardan sonra pürüssüz gökyüzünde doğan güneşin gözlerimizi kamaştırmasına benzer.
    Bugün; “Gülbe şeker şimdi oturumu açtı” iletisini görünce, uzun zaman haber alınamayan asker oğlundan hayırlı haber alan annenin, yıllarca evinden ayrı kalan babanın kapıdan belirmesinin, sevincini yaşadım.
    Sevgili Emel;
    Bugün seninle; Güneşin ışıklarını yayarak gezindiği, yazın hala derebeyliğini sürdürdüğü, kıraç dağların gölgelenen yüzünde, kavalına abanarak, yüreğindekileri kavalına üfleyen çobanın, ve çobanı kederiyle yalnız bırakmayarak peşi sıra giden koyun kuzu sürülerinin otlandığı, bütün haritalardan habersiz bu coğrafyada, güneşin daha özgür doğduğu, yeşilin, mavinin, yaşama sevincini besleyip, umutları çoğalttığı Akdenizin lacivert gecelerini yaşadım.
    İşyerimden evime doğru yürürken, mutluluk her yerimi sarmıştı. Yüreğimde al yanaklı bir şafak belirmiş, ayaklarım yerden kesilmiş, sevincim kanatlanmıştı. Her gördüğümü öpmek; Biliyormusun bugün ne oldu diyerek söze başlamak, sevincimi herkesle paylaşmak, bütün dostlarıma, arkadaşlarıma sevgi mesajları atmak, istiyordum. İçim içime sığmaz olmuştu, yolda çocuklarla şakalaşmış, bütün dilencilere sadaka vermiş, merdiven basamaklarını üçer beşer koşarak tırmanmıştım. Evde müziğin sesini biraz daha yükseltmiş, kuvette yıkanırken eşlik bile etmiştim. Daha sonra Beşiktaş maçını izlemiş ve senin Beşiktaş taraftarı olduğunu düşünerek tüm yüreğimle Beşiktaş ın kazanmasını dilemiştim.
    Sevgili çeşm-i siyahım; Dağlar, ovalar, kıvrıla kıvrıla uzayıp giden yollar aynıydı, ama onları algılayan gözler farklıydı bugün. Bu akşam üstü gökyüzü öylesine açık mavi, öylesine güzeldi ki, anlamını yitiren her şey yeniden anlam kazanmıştı. Uyku göz kapaklarımı kapattıktan sonra da, çiçeklerden bir çelenk örüp başına takmış, yanaklarını avuçlayarak gözlerini, alnını, burnunu, saçlarını öperek, masalsı düşlere dair ne varsa, bulanık bilinçaltımda yaşamaya devam etmiştim…
     
  21. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    ÜÇ HEYKEL

    İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
    Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
    "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
    Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
    İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
    "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
     
  22. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    ANNE KALBİ

    Delikanlı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti.Ancak kız, korkunç bir şart ileri sürerek:
    - Senin sevgini ölçmek istiyorum, dedi. Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini getireceksin.
    Delikanlı, tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu fark ettiği için oğluna fazla direnmedi. Ve çocuk, annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu. Delikanlı, kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda koşarken, ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı. Canının acısından, ağzından ister istemez "Ah anacığım!" sözleri döküldüğünde annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir ses yükseldi:
    -Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?
     
  23. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    CESET

    Amerikan Adli Tıp Derneği'nin 1994'teki ödül yemeğinde başkan Don Harper Mills, San Diego'daki dinleyicilerini, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adli komplikasyonlarla şaşkına çevirdi. İşte hikaye:
    23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip onun kafasından yediği kursunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, 10 katlı bir binanın tepesinden intihar niyetiyle aşağı atlamıştı. (Umutsuzluğunu geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) 9. katin önünden geçerken pencereden gelen bir kurşunla hayatı sona ermişti. 8. kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ bulunduğunu, ne silahı çeken ne de müteveffa biliyordu. Kurşun olmasaydı Opus'un intihar girişimi zaten basarılı olamayacaktı. Normal olarak, diye devam etti Dr Mills, intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır.
    Opus'un 9 kat aşağıdaki kesin ölüm yolunda vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat onun intihar girişiminin başarılı olmayışı savcıyı elinde bir cinayet vak'ası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı 9. kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki tetiği çekti, mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçludur. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında hem adam hem de kadın silahın dolu olmadığı konusunda kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirdiğini söyledi. Öldürme kastı yoktu. Böylece Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu, yani silah kazara doldurulmuştu.
    Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık 6 hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının onu silahla korkutma temayülünü bilen oğul, onun annesini vuracağını umarak silahı doldurmuştu. Artık olay oğlun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. Tam bu sırada yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu onu 23 Mart'ta 10 katli binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak ölümü planladığı gibi olmamıştı; 9. katin önünden geçerken pencereden gelen kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus'un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.
     
  24. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    EĞER

    Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğuk kanlılığını koruyabilirsen;
    Eğer, herkes senden kuşkulandığında sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;
    Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan; ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan ;
    Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşüne bildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;
    Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşir;ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yıkılmadan onu kurmaya çalışırsan;
    Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edebilip herkesin vazgeçtiği noktadan, sen amacına yönelebilirsen;
    Eğer, herkesle birlikte olur da erdemli kalabilirsen, yada krallarla dolaştığın halde gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;
    Eğer, ne sevgili dostlarını ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başara bilirsen;
    Eğer, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığıyla yaşayabilirsen,bütün dünya senin olur…Ve o zaman artık adam olduğunu düşüne bilirsin…
     
  25. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    SERVET

    Bir gün Avrupa'nin ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen
    çocugun biri bir vitrinde çok hos bir tablo görür. Tablo bedeli oldukça
    yüksektir.
    Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin dogum gününe almayi ister ve bir is bulup kit kanaat geçinerek biriktirdigi tüm para ile magazaya gider. Sanslidir tablo hala satilmamistir. Içeri girer ve tabloyu bir süre yakindan izledikten sonra resmi yapan sanatçiyi bulur ve "Abimin dogum günü için bu resmi satin almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düsündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar.Çocuk paketini alir ve tesekkür ederek çikar. Magazada adamin arkadaslari da vardir ve saskin saskin sorarlar:
    "Sen ne yaptin o resmin degeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattin?"
    Adam cevap verir:
    "Evet ben bu resme milyonlarini verecek bir sürü insan bulabilirdim,ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kisi bulabilirdim ?..."
     
  26. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti. Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. "Gelin, beni buradan alın" dedim. "Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim." Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı: "İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları." Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, yukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım. Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım? Çöl mü değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmisti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı...
    Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm."

    Thelma Thompson
     
  27. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    FISILTI VE TUĞLA

    Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden
    hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
    aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
    gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
    hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
    farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.
    Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
    bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
    Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
    etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
    malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
    "Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
    Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
    arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.
    "Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
    sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
    sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
    çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
    bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
    genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
    ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.
    Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
    sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
    kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
    geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.
    Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
    hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
    yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
    Allah, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,
    dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
    bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
    Tercihi siz yapın..
     
  28. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Bir otobüs duraginda karsilasmislardi ilk kez....
    Biri tipta okuyordu,öbürü mimarlikta. O ilk karsilasmadan
    sonra, bir kere,
    bir kere, bir kere daha karsilasabilmek için, hep ayni saatte,
    ayni duraktan,
    ayni otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle
    konusacak cesareti
    bulmalari biraz zaman aldi ama sonunda basardilar. Ikisi de
    her sabah otobüse bindikleri
    semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli arkadasinda kaldigi
    için o duraktan binmisti otobüse, kiz ise ablasinda....
    Sirf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden
    evlerinden çikip, sehrin öbür ucundaki o duraga, onlarin
    duragina
    geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

    Okullarini bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok
    mutlu...
    Bazen issiz, bazen parasiz kaldilar ama öylesine siki
    kenetlenmisti ki
    yürekleri ve elleri hiçbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor

    getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar
    olduklarinda
    da hep mutluydular. Zaman asimina ugrayan, aliskanliklara
    yenik düsen,
    banka
    hesabinda para kalmadigi için ya da tam tersine o hesabi daha
    da kabarik
    hale getirmek uguruna bitip-tükeniveren sevgilerden degildi
    onlarinki...
    Günler günleri, yillar yillari kovaladikça sevgileri de
    büyüdü, büyüdü...
    Tek eksikleri çocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi
    sürecine ragman
    çocuk sahibi olmayinca, ?bütün mutluluklarin bizim olmasini
    beklemek,
    bencillik olur? diyerek devam ettiler hayatlarina. Çocuk
    yerine,
    sevgilerini büyüttüler... Senin için ölürüm? derdi kadin,
    simsiki sarilip
    adama ve adam Hayir, ben senin için ölürüm diye yanit verirdi
    hep...

    Bazen eve geldiginde, aynanin üzerinde bir not görürdü kadin,
    ?Bir
    tanem, kütüphanenin ikinci rafina bak....? Kütüphanenin ikinci
    rafinda
    baska bir not olurdu, Mutfaktaki masanin üzerine bak ve seni
    çok sevdigimi sakin unutma?
    Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notlari okuya
    okuya kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet çiçek,
    kimi zaman en sevdigi çikolatalar,
    kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi...
    Aldigi hediyenin ne oldugu önemli degildi zaten....

    Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar yogun
    olursa olsun hep
    birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama kirkli
    yaslarin
    ortalarina geldiklerinde, daha az çalismaya karar verdiler.
    Adam,
    hastaneden ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye
    basladi. Kadin da mimarlik bürosunu kapadi ve sadece özel
    projelerde görev aldi. Artik daha fazla beraber
    olabiliyorlardi. Bir gün sahilde dolasirken, harap
    durumda bir ev gördü kadin, üzerinde ?satilik? levhasi asili
    olan. ?Ne
    dersin, bu evi alalim mi?? dedi adama. ?Bu viraneyi yiktirir,
    harika bir
    ev yapariz. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terasi olan,
    martilari
    kahvaltiya davet edecegimiz bir deniz evi yapalim burayi...?
    ?Sen
    istersin de ben hiç hayir diyebilirmiyim?? diye yanit verdi
    adam.
    Amerikadaki tip kongresinden döner dönmez ararim emlakçiyi...
    Kaç para olursa olsun, burasi bizimdir artik....?

    Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde,
    ayrilmalari zor
    oldu adam Amerika?ya giderken. Her gün, her saat konustular
    telefonla.
    Gözyaslari içinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkaç gün
    sonra,
    kocasinda bir tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar
    mutlu
    görünmüyor, konusmaktan kaçiniyordu. Onu neselendirmek için,
    sahildeki
    evi hatirlatti ve çizdigi projeyi verdi kadin ama hiç
    beklemedigi bir cevap
    aldi: Canim, o ev bizim bütçemizi asiyor. Sen en iyisi o evi
    unut...?

    Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis insanlara daha da aci,
    daha da
    çekilmez gelir. Kadin, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri.
    Derdini
    söylemesi için yalvardi adama, Senin için ölürüm, biliyorsun,
    ne olur
    anlat? diye dil döktü bos yere... Yillardir sevdigi adam,
    duyarsiz ve
    sevgisiz biriyle yer degistirmisti sanki. Ona ulasmaya
    çalistikça, beton
    duvarlara çarpiyordu kadin, her çarpmada daha fazla kaniyordu
    yüregi...

    Bir gün, çocuklugunun, gençliginin ve bütün hayatinin birlikte
    geçtigi
    arkadasina dert yanarken, ?Artik dayanamiyorum, sana söylemek
    zorundayim?
    diye sözünü kesti arkadasi. O, seni aldatiyor. Is yerimin tam
    karsisindaki restoranda genç bir kadinla yemek yiyiyor her
    öglen. Sonra
    sarmas dolas biniyorlar arabaya....
    Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanlari? diye bagirdi
    kadin.
    Onca yillik arkadasini, kendisini kiskanmakla suçladi....
    Ertesi gün, ögle
    vakti o restoranin hemen karsisinda bir köseye sindi sessizce
    ve peri
    masallarinin sadece masal oldugunu anladi... Kocasinin eskiden
    ayni
    hastanede çalistigi genç çocuk doktorunu tanidi hemen. Bazen
    evlerinde
    agirladiklari kadina nasil sarildigini gördü adamin...

    Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip,
    bazen aglayarak, bazen ona simsiki sarilip bazen de
    yumruklayarak haykirdi suratina her seyi. Inkar etmedi adam.
    Zamanla duygularin degisebildigi, insanlarin orta yasa
    geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler geveledi
    agzinda ve
    bavulunu alip gitti evden. Kapidan çikarken, ?son bir kez
    kucaklamak
    isterim seni? diyecek oldu ama kadin, ?defol? dedi nefretle...


    Ilk celsede bosandilar... Modern bir ask hikayesinin böyle son
    bulmasina
    kimse inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya
    çalisti kadin.
    Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika?ya yerlestigini ögrendi.
    Bazen
    yalniz kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama
    nöbetleri
    geçiriyor, askin yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan
    nefretin
    almasi için dua ediyordu.

    Aradan bir yil geçti... Her seyin ilaci oldugu söylenen zaman
    bile,
    kadinin derdine çare olamamisti. Bir sabah, israrla çalan
    zilin sesiyle
    uyandi. Kapiyi açtiginda, karsisinda o kadini gördü. ?Sen,
    buraya ne
    yüzle geliyorsun? diye bagirmak istedi ama sesi çikmadi.
    ?Lütfen, içeri
    girmeme
    izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor.? dedi genç kadin.
    Kanepeye ilisti
    ve zor duyulan bir sesle konusmaya basladi: ?Hiçbir sey
    göründügü gibi
    degil aslinda. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yil

    Amerika?daki kongre sirasinda ögrendi hastaligini ve yaklasik
    bir senelik
    ömrü kaldgini. Buna dayanamayacagini, hep söyledigin gibi
    onunla birlikte
    ölmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden uzaklastirmak
    için, benden
    sevgilisi rolünü oynamami istedi. Ailesine de haber vermedi.
    Birlikte
    Amerika?ya yerlestigimiz yalanini yaydi. Oysa ilk
    karsilastiginiz otobüs
    duraginin karsisinda bir ev tutmustu. Tedavi görüyor ve
    kurtulacagina
    inaniyordu ama olmadi. Gece fenalasmis, bakicisi beni aradi,
    son anda
    yetistim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...? Gözlerinden akan
    yaslari
    durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta ölmek
    istiyordu. Eline
    tutusturulan kutuyu açmayi neden sonra akil edebildi. Itinayla
    katlanmis
    bir sürü kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta, ?Lütfen bütün
    notlari
    sirayla oku bir tanem? diyordu... Sirayla okudu; ?Seni çok
    sevdim?, ?Seni
    sevmekten hiç vazgeçmedim?, ?Senin için ölürüm derdin hep,
    dogru
    söyledigini bilirdim.? ?Fakat benim için ölmeni istemedim?
    ?Simdi bana
    söz vermeni istiyorum.? ?Benim için yasayacaksin, anlastik
    mi?? son kagidi eline alirken, kutuda bir anahtar oldugunu
    gördü kadin... Ve son kagitta sunlar yaziliydi:

    Sahildeki evimizi senin çizdigin projeye göre yaptirdim.
    Kocaman terasta
    martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacağım...
     
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş /bbnetsosyal