Bilgisayar-Bilişim Teknolojileri
Ana Sayfa
Bilişim Teknolojileri Forumu Son Konuları
24 Saat
Bilişim Teknolojileri - Formatör - Bilgisayar Öğretmeni Kayıt
Kayıt Olun
iletişim
iletişim
Detaylı Arama
Arama

Hayatın en anlamlı hikayeleri 2...

Konu, 'Windows İşletim Sistemleri, Sorunlar ve Çözümler' kısmında TR@NCER tarafından paylaşıldı.


Sayfayı Paylaş /bbnetsosyal

  1. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    MARANGOZ

    Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir isçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..
    İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.
    - "Bu ev senin" dedi,
    - "sana benden hediye."
    Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!
     
  2. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Yoksul Çiftçi(GeRCeK Bi HaYaT)


    İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çiftçi yaşardı. Fleming 'idi adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

    ''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.

    Yoksul ve onurlu Fleming ; ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi.

    Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

    ''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat.

    Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi.

    Aristokrat devam etti ; ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''

    Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.

    Onu ne mi kurtardı? Penisilin!

    Aristokratın adi : Lord Randolp Churchill'idi...

    Oğlunun adı ise : Sir Winston Churchill.

    Kurtaran doktor : Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.



    Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.

    Hiç acı çekmemiş gibi sevin.

    Hiçbir şey beklemeden verin.

    Karşılığını mutlaka bir gün alırsınız...
     
  3. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    IZDIRABIN ACILIGI

    Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden
    şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz
    almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan
    çırak döndügünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir
    bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın
    söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
    tükürmeye başladı. "Tadi nasil?" diye soran yaşlı
    adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta
    kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı
    çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü
    ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden
    su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının
    kenarlarından akan suyu koluyla silerken ayni soruyu
    sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi
    genç çırak. "Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı
    adam, "hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine
    yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının
    yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki izdıraplar
    tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Izdırabın miktari
    hep aynidir. Ancak bu izdırabın acılıği, neyin içine
    konulduğuna bağlıdır. Izdırabın olduğunda yapman
    gereken tek şey, ızdırap veren şeyle ilgili hislerini
    genişletmektir.

    Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl
    olmaya çalış...."
     
  4. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    PARAŞÜTÜNÜZÜ KİM KATLIYOR

    Carlos Plump Birleşik Devletler deniz kuvvetlerinde genç subaylara öğretmenlik yapıyordu. Vietnam’da jet pilotu olarak savaşmıştı. 76. uçuşu sırasında uçağı yerden havaya fırlatılan bir füzeyle vurulmuş, ancak son anda uçaktan atlamış, paraşütle yere inmişti. Ne var ki komünistlerin eline esir düşmüş, 6 yılını bir hapishanede geçirdikten sonra tekrar ülkesine dönmüştü. Şimdi genç öğrencileriyle bu paha biçilmez deneyimlerini paylaşıyordu.
    Bir gün, bir lokantada eşiyle birlikte yemek yerken yakındaki masada bir adam kendisine yaklaştı ve ”Siz Yüzbaşı Plumpsınız değim mi?” dedi. Plump’ın cevap vermesine fırsat vermeden konuşmasını sürdürdü adam;
    “Vietnamda Kitty Hawk savaş gemisinde savaş pilotuydunuz. Uçağınızı vurmuşlardı.”
    Bütün bunları nereden biliyorsun diye sordu Plump şaşkınlıkla
    Adam hemen cevap verdi;
    Sizin paraşütünüzü katlamıştım. Bir taraftan eliyle ustaca katlama hareketleri yaparken “Umarım paraşütünüz hemen açılmıştır” dedi. Plump minnettarlıkla, “elbette” dedi, “katladığın paraşüt açılmasaydı, bugün burada olamazdım.” Adam tevazu ile Plump’ın elini sıkıp müsaade istedi ve yerine oturdu.
    Plump o gece uyuyamadı. Hep adamı düşündü. Bir paraşütün katlanma biçimi bir pilotun ölüm kalım meselesi olacak kadar incelikli bir işti. Bir jet pilotu olarak bu detayı hiç düşünmemişti. Kim bilir Kitty Hawk’ta kaç kez yüz yüze gelmişlerdi de sıradan bir memur olarak görmüştü adamı. Sözüm ona, bir jet pilotunun yaptığı ile sıradan memurların yaptığı işler kıyaslanır şeyler değildi! Hep sıradan biri gibi görmüş olmalıydı adamı. Hayatında yeri olmayan önemsiz bir dekor gibi. Çok büyük bir ihtimalle ona bir “Merhaba” demeyi bile çok görmüştü.
    Saatlerce onun yaptığı işi düşündü. Yüzlerce paraşütün iplerini birbirinden itina ile ayırışını, kumaşı inceden inceye katlamasını hayal etti. Elinin her hareketinde hiç tanımadığı birinin hayatını ellerinde tuttuğunu fark etti.
    Ertesi gün dersine şu beklenmedik soruyla başladı Plump: “Paraşütünüzü kim katlıyor?” Bir süre susup cevap bekledi. Anlaşılan o ki, herkes kendi işine odaklanıyor, kendi işinin detaylarında kritik katkıları olan insanları hesaba katmıyordu.
    Hepimizin hayatımızın her anında kullandığımız bir paraşüt vardır. Bizi hayatta tutan, öz güvenimizi sağlayan, ayaklarımızı yere sağlamca bastıran ya da havada asılı kalıp öteleri görmemizi sağlayan nice küçük fakat önemli detayın arkasında kimler var acaba.
    Hayır, hayır; jet pilotu olmanız ya da savaşıyor olmanız gerekmiyor elbet bu soruya muhatap olmak için. Simdi sokakta huzurla yürürken biri basit bir soru sorulabilir size:
    “Pantolonunuzu kim ütülüyor?”
     
  5. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    ELLER

    Alttaki resmi çizen, Albrecht Durer isimli 1471-1528 yillari arasinda
    yasamis bir ressam.18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek
    çocugundan biri. Iki kardesin de resme karsi olaganüstü bir ilgileri ve
    yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma
    hayali kuruyorlar.
    Aile ise bu durum karsisinda çaresiz. Madencilik yaparak geçinmeye
    çalisiyorlar ve karinlarini zor doyurabilmekteler. Bu durum karsisinda iki
    kardes kendi aralarinda kura çekmeye ve kazananin sanat okuluna
    gitmesine, geride kalanin daha çok çalisip diger kardesi okutmasi yönünde bir
    karar aliyorlar.Albert ve Albrecht arasindaki bu kurada okula giden
    dönüste diger kardesi okumasi için okula gönderecek ve kendisi de madende
    çalisacakti.
    Kurayi kazanan Albrecht okula gider ve bütün ögretim görevlilerini
    kendine hayran birakarak çok büyük basarilar elde eder.Okulu birin cilikle
    bitirdiginde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir. Eve büyük bir
    gururla döner. Ailesi Albrecht onuruna güzel bir yemek verir. Kendisini
    öven konusmalardan sonra Albrecht söz alir ve kendisine bu basarilari
    yasatan kardesine tesekkür eder. Simdi siranin kardesinde oldugunu ve
    okumaya gönderecegi kardesi için madende çalismaktan büyük gurur
    duyacagini söyler. Kardesinin yaniti ise; -"Imkansiz sevgili kardesim"
    seklindedir."Seni okulda okutabilmek için çalistigim senelerde bütün
    parmaklarim madende defalarca kirildi ve degil kalem tutmak,senin serefine su
    sarap kadehini bile zor tutuyorum."Kardesinin durumuna hakikaten üzülen
    Albrecht ise kendisini dünyanin en ünlü ressamlari arasina sokan o
    ellerin, kardesinin ellerinin resimini çizer. Bütün dünyanin Praying Hands
    (Dua eden eller) olarak bildigi esas ismi Hands (Eller) olan resim
    Albrecht Durer in kardesininin elleridir.


    [​IMG]
     
  6. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    TUZLU KAHVE


    Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika bir şeydi.. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki..
    Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.. delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.." Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.. Kahveye tuz!.. delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi.. delikanlı anlattı:

    "Çocukken deniz kenarında yasardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."

    Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının.. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri.. Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.. Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..

    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun..? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Simdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İste gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

    Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu..
    Gözleri nemlendi kadının..
    "Çok Tatlı!.." dedi..
     
  7. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    GÖKKUŞAĞI
    Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar:

    YESIL demiş ki: "Elbette en önemli renk benim..ben hayatin ve umudun rengiyim.. çimenler, ağaçlar, yapraklar için seçilmişim.. şöyle bir yeryüzüne bakin, her taraf benim rengimle kaplı..."

    MAVI hemen atılmış: "Sen sadece yeryüzünün rengisin..ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir, ve huzur olmadan siz hiçbir ise yaramazsınız"

    SARI söz almış: "Siz dalga mi geçiyorsunuz ?Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim..güneşin rengiyim.. ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz"

    TURUNCU onun sözünü kesmiş: "Ya ben?? Ben sağlık ve direncin rengiyim.. insan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde
    bulunur.. portakalı,havucu düşünün.. ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın"

    KIRMIZI daha fazla dayanamamış: " Ben hepinizden üstünüm!!! Ben kan rengiyim!! Kan olmadan hayat olur mu!! Ben tehlike ve cesaretin rengiyim!!! Savaşın ve ateşin rengiyim!! Aşkın ve tutkunun rengiyim!!!Bensiz bu dünya bomboş olurdu!!!"

    MOR ayağa kalkmış: "Hepinizden ustun benim.. ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar,liderler beni seçmişlerdir..ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz..dinler ve itaat ederler"

    ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar...her biri diğerini itip kakıyor "en büyük benim" diyormuş... derken.. bir anda şimşekler çakmış,ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış... bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar.. ve YAĞMUR’UN sesi duyulmuş... "Sizi aptal renkler..bu kavganızın anlamı ne, bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farkli bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz... simdi el ele tutusun ve bana gelin" Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar.. el ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay seklini almışlar.. Yağmur onlara "bundan böyle demiş.." her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız, ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar..insanlara yarınlar için umut olacaksınız..... gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GOKKUSAGI diyecekler.. anlaştık mı?"

    Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa,ardından gökyüzünde
    GÖKKUSAGI belirir...
     
  8. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Gerçek Dostlar

    Çok samimi iki dost ve arkadaslardi. Fakat bir tanesi çok kurnaz,atilgan ve hareketli, digeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi.

    Bir gün kurnaz olan arkadas , diger arkadasin yanina giderek islerinin bozuldugunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kirmaz ve elindeki bütün parayi arkadasina verir.Arkadasi bu parayla islerini düzeltir.

    Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadasinin yanina gider ve arkadasinin evlenmek üzere oldugu nisanlisini çok begendigini ve kendisine vermesini ister.
    Arkadasi çok sasirir, ne diyecegini bilemez.
    Fakat aralarinda o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadasina hayir diyemez,
    nisanlisini arkadasina verir.

    Zaman içinde Saf olanin isleri bozulur ve birden arkadasi aklina gelir...
    (ben ona sikistiginda iyilik yapmistim diyerek) arkadasinin is yerine gider ve
    kendisine çalismasi için is vermesini ister.Arkadasi ona is vermez.
    Bizimki pismanlik ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadasina kizamaz.

    Bir gün sokakta dolasirken yanina hasta ve yasli bir adam yaklasir Fakir oldugu için ilaç alamadagini söyler.Bizimki yasli adamcagiza acir, istedigi ilaçlari alir ve
    adamcagiza verir.Kisa bir süre sonra yasli adamin öldügünü duyar
    Yasli adam çok zengindir ve bütün mirasini kendisine birakmistir.

    Saf adam artik zengindir. Biraz da sevdigi dostuna olan kirginligiyla dostunun is
    yerinin karsisinda bir ev alir ve oraya yerlesir.

    Bir gün evinin kapisini dilenci bir kadin çalar. Yasli kadin çok aç oldugunu,
    kendisine yemek vermesini ister.Bizim saf hiç düsünmeden kadini içeri alir karnini doyurur,Kimsesi olmadigini ögrendigi kadina ; Kendisinin de yanliz oldugunu söyler ve bu evde birlikte yasiyalim sen evin islerini ve yemekleri yaparsin der.yasli kadin hiç düsünmeden kabul eder. Bir süre sonra yasli kadin bizimkine, kendine uygun bir kiz bulup evlenmesini söyler,
    Bizimki böyle bir kizi nasil ulaşacagini, kendisinin tanidigi olmadigini söyler.
    Yasli kadin ona uygun bir kiz tanidigini ve kendisiyle görüstürebilecegini söyler.
    Görüsmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve dügün davetiyeleri basilir.

    Bizimkisi kirgin oldugu halde çok samimi dostunu yinede unutamamistir ...

    Biraz da geldigi konumu görmesi açisindan samimi arkadasina da davetiye gönderir
    Dügün günü gelir çatar . Saf adam dügün salonunda bir seyler söylemek istegiyle mikrafonu alir ve baslar yasadiklarini anlatmaya ;

    "Eskiden çok sevdigim bir dostum vardi . Bir gün isleri bozulunca benden borç para istedi.elimdeki bütün parayi verdim. Evlenmek üzere oldugum nisanlimi çok begendigini söyleyerek benden istedi.Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.Islerim bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalismak için kendisinden is istedim. Bana is vermedi.Çok üzüldüm, ama yinede arkadasima kizmiyorum Çünkü biz gerçek dosttuk."

    Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadasi daha fazla dayanamaz mikrafonu eline alir ve baslar konusmaya;

    "Benim de bir zamanlar çok sevdigim bir dostum vardi. Islerim bozuldugunda kendisinden para istedim, bütün parasini bana verdi. Sonra ondan nisanlisini istedim, üzülerek nisanlisini da verdi . Nisanlisini istememin nedeni o kadinin arkadasima layik olmamasiydi . (Hayat kadiniydi ) Kendisi çok saf oldugu için arkadasimi o kadindan bu sekilde kurtardim.
    Isleri bozuldugunda gelip benden is istedi, Arkadasimi kendi emrimde çalistiramazdim, o yüzden is vermedim Günün birinde karsilastigi yasli adam benim babamdi. Babam ölmek üzereydi, onu arkadasimin yanina ben gönderdim ve mirasini ona ben biraktirdim. Evine gelen dilenci kadin benim annemdi Ona bakip iyi yasamasini saglamak için gönderdim. Su anda evlenmekte oldugu kisi de benim kiz kardesim.
    Onu arkadasimla evlenmesine ben ikna ettim.

    Herşey senin içindi...
     
  9. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Doğuştan Kör..

    Ingiltere'de Brooklyn köprüsünde bri bahar günü kör bir adam dilencilik yapiyormuş. Dizlerinin üzerindeki tabelada ise büyük harflerle DOĞUŞTAN KÖR yazılı imiş.

    Köprüden geçen bir çok insan bu acıklı manzaraya rağmen dilenciye para vermeden köprüden geçip giderken bir reklamcı durumu görmüş. Dilencinin dizleri üzerindeki DOĞUŞTAN KÖR yazılı tabelayı eline almış, arkasını cevirip bri şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin dizelerine bırakmış.

    Ve ne olduysa o yazıdan sonra olmuş... Köprüden geçen ve tabeladaki yeni yazıyı okuayn herkes dilencinin önündeki şapkaya para atmaya başlamış.

    Reklamcının yazdığı o tek cümle dilencinin şapkasının para ile dolup taşmasını sağlamış. Ne mi yazmış reklamcı tabelaya:

    "GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ, AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM.."
     
  10. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kahve

    Bir zamanlar her şeyden sürekli, şikayet eden,hayatın ne kadar berbat
    olduğundan yakınan bir kız vardı.

    Hayat, ona göre, çok karmaşık ve sürekli savaşmaktan, mücadele
    etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu
    karsısına.

    Yine kızın bu yakınmaları karsısında, mesleği aşçılık olan babası ona
    bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

    Bir gün onu mutfağa götürdü üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin
    üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir
    patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini
    koydu.. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı
    Kızıda hiçbir şey anlamadı, bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda
    karsIlaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu.

    Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar
    bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına
    cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi
    kapattı.

    Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.ikincisinden
    yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu.Daha sonra son cezvedeki
    kahveyi bir fincana boşalttı.

    Kızına dönerek sordu:

    - Ne görüyorsun ?
    - Patates, yumurta ve kahve !! diye alaylı bir cevap verdi kızı.

    Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.Kız denileni
    yaptı;ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.

    Ayni şekilde,yumurtayıda incele. Kız,kabuğunu soyduğu yumurtanın
    katılaştIğını gördü.

    Sonunda kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söylenileni
    yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı.

    Ama yinede bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:

    Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?

    Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de ayni
    sıkıntıyı yasadıklarınıª, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını
    anlattı. Ama her biri bu sıkıntının karsısında farklı tepkiler
    vermişlerdi. Patates daha ince sert, güçlü ve tavizsiz
    görünürken,kaynar suyun içine girince yumuşamaları ve güçten düşmüştü.
    Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğu içindeki sıvıyı
    koruyordu. Ama kaynar suda kalınca,yumurtanın içi sertleşmiş ve
    katılaşmıştı.

    Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde
    kalınca,kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya
    tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

    Sen hangisisin? diye sordu kızına.

    Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin ?

    Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi kalbini mi
    katılaştıracaksın? Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her
    olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat
    katmasına izin mi vereceksin?
     
  11. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    TIKANDI BABA

    Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
    Tıkandı Baba, çay getir!..
    Tıkandı Baba, kahve getir!..
    Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.
    – Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
    – Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
    – Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
    Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
    Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, herbirinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
    Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.
    Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve:
    “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
    Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:
    “Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altına bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.
    Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.
    – “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.
    Taze baklava, güzel baklava!
    Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
    Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.
    Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:
    “Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:
    – “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.
    – Geldi sultanım!
    – Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
    – Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
    Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
    “Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
    “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;
    “Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.
    “Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
    Padişahın adamları ’peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.
    Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.
    Baba, “niçin?” demiş. Askerler:
    “Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.
    “Ne olacak şimdi” demiş.
    “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.
    Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

    ^”VERMEYİNCE MABUD (ALLAH) NEYLESİN SULTAN MAHMUT”…
     
  12. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kırık Kalbim ve Sen

    Seni ve seni karnında taşıyan bu şehri çıkarıyorum kalbimden. Sevgilimi elimden alırken sahte gerçekler sunan sunduğu gerçeklerle sevgililerimi bana delil olarak gösteren diğer kirli şehirler gibi bu şehri de çıkarıyorum kalbimden. Ama seni değil. İğrenç hikayelerle sevdiği kadınları en iyi şekilde malzeme olarak kullanacak bu şehrin şekilsiz bahar cesedi olmayacağıma dair kendimi saklayıp çıkıyorum bu şehirden.
    Yaşama sevincimi adıma şiirlerime ve yazılarıma açtığı sonsuz savaşın soğukluğunda bulunan biçimsiz adamlara eğer onların yanında olmazlarsa yom oyacaklarını sanan zayıf kadınları ve bu insanlara yaşanacak yerler sunan bu şehri ve şehirleri çıkarıyorum kalbimden ama seni değil. Onların açtıkları savaşı tek başıma sürdürmeye mahkum olarak ve hiç bir şeyi umursamadan bu soğuk ve karanlık havaya karşı türkümü söyleyip seni sevdiğimi haykırıyorum.
    Bazı şeyleri umursamamanın karşındaki kişiyi nasıl tahrip ve sinirlendirdiğini bana öğrettiğin için teşekkür ederim ey sevgili.
    Aşkları hep kendi istediği şekilde yaşayan insanlarla ve senin de kurtulmak istediğin benden ve bu şehirden çıkıyorum. Ama senden değil ey sevgili.
    Aşkların umutların ve sevgilerin çoktan seçmeli sorulara bağlandığı o çatı altında bulmuştum seni. Niye tanıdığımı niye geldiğimi bilen ve geliş nedenimi gerçeklik yüzeyine çıkaran bir doğan vardı senin. Kişiliğinde yinede senin olağan üstü yapıcılığına karşın benim kahrolası iyimserliğim ve bazı konularda çekimser kalmam ve bununla beraber bütün sorumlulukları aldın benden ve sonra üstüme bırakı verdin. Bu da güzel bir olaydı aşkımız için.
    Bir Perşembe günü sabahı içime attın gözlerini ve yine bir Perşembe akşamı kopardın benden. Gizli sırlarla doluydu gözlerin. Yanıp sönen okyanus fenerlerinden dalgalı bir sonbahar günü uçan martılar ne anlarsa onu anladım gözlerinden.
    Bunun sonunda hayatı hep tersindin algılamaya başladım. Ve örnek olarak ta perşembeleri artık hiç sevmez oldum.
    İsminde taşıdığın sıfatı alıp içinde seni taşıdığı için yine öteki şehirler gibi tutamadığım bu şehirde kalan ismini kalbim de yoğurup kalıyorum her Perşembeleri.
    Aşklara kapatılmış kalbimin kilidini açan yeni zaman çilingiri olduğunu hayır anlatamam kimseye. Egemenliğimi bile sana bırakırım, ama yinede kimseye anlatamam. Kırık neyden üflenen açıklı şarkıların yüreğimde izleri olan gizemli gözlerini anlatamam.
    Sanki mavi bir gül gibi üç ayda büyüttüğümüz nadide çiçeğimizi bir Perşembe günü erittin yok ettin. O kıpkırmızı dudaklarınla ve sözlerinle darmadağın ettin o mutluluğumu, ama unutmak ki sen her zaman benim kalbimde ki en güzel mai bir gülsün.
    Her yer kirlenmiş insanlarla kirli olsa bile biliyorum ki sen hala ilk doğduğun gün ki bir bebek kadar saf temiz ve dürüstsün bunu unutma güzel insan. Ve güzel sevgili.
     
  13. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kimse Bilmesin Diye, Kimse Duymasın Diye..

    Bardaktan boşalırcasına yağmur yağarken...
    Kendimi sokağa atıp yağmur damlalarına gözyaşımı gizlediğimi Kimse bilmesin diye İçimdeki özlem yangınını, hasret sancısıyla çarpışıp çıkardığı sesleri... Kimse duymasın diye Gök gürültüsüne kaçtığımı. Yağmura karışan gözyaşlarımın, Toprağa süzülüp gülümün yanağına bir öpücük gibi konduğunu... Hasretimin gürültüsü gökyüzünde umarsızca dolaşırken, TESADÜF' ya gülümün gözlerine değmesini. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye Gökten damla damla yağan kar tanelerinin, "YİTİRDİĞİMİZ MELEKLER'MİŞ" rivayetine inanıp... Ben beni sokağa atıp üzerine basarken kanadığım Saçlarıma, paltoma, atkıma toplansın diye kar tanecikleri Dona dona saatlerce üzerimde taşıdığım kar taneleriyle yandım. Üzerime toplanan kartaneciklerinin içlerinde belki sende varsın diye umutlanıp... Seni eve erimeden yetiştirebilmek için, bir hırsızmış gibi sokağımdan eve kaçtığımı Ama her defasında,kar tanelerinin gözlerimin önünde su damlası olup erittiği hayallerimi, Kimse bilmesin diye, kimse duymasın diye İÇİME KANADIM Ve son umudum olan güneşi bekledim. Bütün perdeleri, bütün pencereleri
    Belki güneşle geleceksin diye sonuna kadar açtım.
    NE GÜNEŞ, NE SEN Hiçbiriniz...
    Damlamadı güneş ışığı penceremden içeri, ve karanlık olunca herşey Umut güneşi hayallerimi eriterek indi gökyüzünden. Ellerimde bana kalan, kiminin küçük bir mum ışığında aydınlattığı, Benimse onca ışık demetine rağmen bir türlü aydınlatamadığım Hep siyah kalan ACI YÜKLÜ geceler. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye, Belki aydınlatabilir umuduyla ateş-böcekleri aradım geceme O kadar karanlıktı ki, okadar görünmezdiki herşey, Göremedim ateş-böceklerinin ışıklarını... Kimse bilmesin, kimse duymasın diye TÜKENEN HAYALLERİMİ... Rüyalarıma taşıdım seni Kimse bilmesin, kimse duymasın diye
    Bu hayatta olmayışını, rüyalarıma sakladım seni.
    Yitirdiğim sesini duyacağım diye, kaybettiğim gözlerini bulacağım diye, Toprağa saklamadığım günkü gibi kalacaksın diye. İçimde sen olan rüyalarımda nefes alıp, uyandığımda nefesimi tutarak yaşadığım hayata meydan okudum. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye
    Tekrar rüyalarımda, BABAM olduğunu
    Uyuduğumu kimselere anlatmadım.
    Sana benzettiğim insanlara sarılıp öpmek için kendimi zor tuttuğumu Adının harflerini kalbime gözyaşlarımla ince ince kazıdığımı Kimse bilmesin diye, Kalbi kapalı gezdim. Kimse duymasın diye duygusallığımı Hiçbir gözyaşımı, boşuna harcamadım. Dahası BİRTANEM Senin yaşamaktan korkup kaçtığın "ÖLÜM ACISINI" Sen bilmeyesin diye, sen duymayasın diye Ben hep içime kanayarak yaşadım. ÖLÜMÜ ŞİMDİKİ GİBİ TANISAYDIM, SENİ TOPRAĞA GÖMMELERİNE ASLA İZİN VERMEZDİM.
     
  14. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kim Suçlu

    Evli bir çift cadılar partisine davetliydi. Dışarıya çıkmak için hazırlanırlarken kadının migreni tuttu, evde kalmak zorundaydı. Kocasına partiye yalnız gitmesini, onun eğlencesini bozmak istemediğini söyledi. Biraz tartıştıktan sonra adam kostümünü giydi ve partiye gitti, kadın da birkaç aspirin alıp yattı. Biraz uyuduktan sonra kendini daha iyi hissederek uyandı ve partiye giderek kocasına sürpriz yapmaya karar verdi. Tam hazırlanırken "acaba ben yanında değilken kocam neler yapıyor" diye düşündü ve kocasının kendisini tanımaması için değişik bir kostüm giyerek partiye gitti.

    Oraya vardığında bir kenarda onu izlemeye başladı. Kocası arka arkaya değişik kızlarla ve onlarla çok yakınlaşarak dans ediyordu, nereye kadar gidebileceğini görmeye karar verdi. Onunla çok samimi bir şekilde dansetmeye başladı, kulağına dışarıya çıkabileceklerini fısıldadı.
    Arabalardan birine girerek seviştiler ve gece yarısından önce maskeler çıkarılmadan kadın eve gitti, kocasının dönüşünü beklemeye başladı. Adam sabaha karşı 01.00 sularında eve döndü ve doğru yatağa gitti. Kadın "parti nasıldı kocacığım" diye sordu, adam da "sensiz hiç eğlenemedim tatlım" diye yanıtladı. "inanmıyorum" diye cevapladı kadın "bahse girerim çok eğlenmişsindir." Gerçekten hayatım, partiye gittiğimde bazı arkadaşlarla sıkıldık alt kata
    inip bütün gece poker oynadık.Fakat kostümümü ödünç verdiğim o Allah'ın cezası herif harika vakit geçirdi".
     
  15. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kim Bilir

    Farkın da mısın bu gün seni aramadım kendimi böyle alıştırmalıyım biliyorum ikimize de zor gelecek ama töre böyle simdi diyeceksen ki bana keşke o gün buluşmasaydık babam bizi görmezdi dimi ama senin benimle görsünler veya görmesinler evlendirecekler di dimi buda tuzu biberi oldu hem belki böylesi iyi oldu bilsinler ki bir başkasını seviyor sevenleri ayırmanın cezası büyüktür seni tanımadan önce küçük dünyam vardı bilgisayarla uğraşır hafta sonları kuzenimle gezerdim seni tanıdıktan sonra küçük dünyamın prensesi oldun her şeyin bası sendin sanki kendimi sana adamıştım hiçbir şey düşünmez olmuştum çok sevdiğim bilgisayarla bile uğraşmıyordum artık ananemin babamı aynı evde olmamıza rağmen göremiyordum hafta sonları önceden seviyordum ama simdi sevmiyorum bizi ayırıyorlar bu kelimeye alışmam lazım ayrılık insanlar neden ayrılır bazı ayrılıklar sevilir bazıları sevilmez günde iki kez ayrılık yasıyorum biri iyi biri kotu iyi olan ise geliyorum mesai bitince isten ayrılıyorum kotu olan ise senle elma çayı içtikten sonra geleni yanı seni minibüse bindirip evin önünde yaşadığımız ayrılık bu cumartesi ne olacak sen bir kösede bende diğer sen sızın evde toplanmış kişilerle nişan olacak ben evin en kösesinde oturmuş olacağım yapacak bir şey yok aslında ikimizde ayrı yollara otobanda son surat gidiyorsun ama yolun sonunda mutlaka yol ikiye ayrılacaktır bir otobanda uzun sureden beri aynı hızda gidiyoruz yol ikiye ayrılıyor sen benim nereye gittiğimi görmeyecek bende senin ikimizde bize esen rüzgarlar tarafından gideceğiz belki kader bizi ummadığımız bir zamanda karsımıza çıkartır düşünsene senin yanında kocan ve çocukların benim yanımda da sadece karım bir alışveriş merkezinde karsı karşı geldik merhaba dedik senin kocan benim karım ne diyecek kimdi o diye sen eski sevgilim miydi diyeceksin tabi ki hayır ne diyeceksin iş arkadaşımdı biz aynı şirkette çalışıyorduk ben istifamı verdim kalanlar yine aynı tas aynı hamam çalışacaklar üzülmek yok ağlamakta belki onu benden daha çok seversin kim bilir...
     
  16. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Keşke

    Hayatın en derin, en koyu, en durgun, en hırçın rengidir keşke. Zift kadar siyahtır kimi zaman kimi zaman hüzün mavisidir kimi zaman ellerimizin uzanabileceği noktadan milyonlarca uzaklıktır keşke.. Keşke bir zaman olur tanrı gözükür deniz mavisi gözlerde, keşke biz zaman olur en temiz sevgilerin en durgun sularında boğar insanı, bir zaman olur bütün saflıkların üstüne ateşten daha kızıl bir maske olur, bir zaman olur sigaranın dumanında hayal olur, bir zaman olur baktığın gördüğün duyduğun olur... Keşkeler hayatın en çok amasıdır, keşkelerin olduğu cümlelerde bütün noktalama işaretlerin arasında ne çok soru işareti kullanılır ama soruların hiç bir zaman cevabını veremeyiz çünkü keşkeler kendimizden kaçıştır çünkü keşkeler görünmek istediğimiz yüzün en zayıf halkasıdır sorulara cevabı verdiğimiz zaman kendimizi tanıyamamakdan korkar bir kristal gibi parçalanmaktan korkarız. Oysaki keşkesiz hayat yaşanmamışlığın çok olduğu, hiçliğin en koyu renginin yaşandığı bir hayattır. Kah dilden dökülür. Kah kalem yazar. En hazin sözler. KEŞKE diye başlar…
     
  17. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kerem İçin

    Bizler; hisseden, hoşlanan, öfkelenen, kızan, üzülen, sevinen hatta yeri geldiğinde ağlayabilen bizler, olumlu olmayan duygularımızı rahatlıkla açığa vuruyoruz. Kızıyoruz,sinirleniyoruz, bağırıyoruz. Bazense hiç istemeden hakaretler ediyoruz biri birimize...
    Bunların çoğunu hiç ama hiç çekinmeden yapıyor ve korkmuyoruz. Ama bir de olumlu duygularımız var ki onları hissediyor ama açığa vuramıyoruz rahatlıkla....
    Cesur olamıyor, yeşertemiyoruz içimizdeki çiçeği. Kine, nefrete ve öfkeye kıyacağımız yerde korkuyor, güzellikleri yüreğimize hapsediyoruz. Ve onlara kıyıyoruz. Belki de bu bizlere çook daha kolay geliyor. Böylece çok fazla emek de harcamıyoruz ayrıca...
    Oysa güzellikler,sevgiler hep paylaşımla çoğalıp, büyür.Bunu bildiğimiz halde gözümüze taktığımız at gözlüklerinden bir türlü vazgeçemiyoruz ..
    Toplumsal baskılar,kişisel korkular ve zorunluluklar, belki daha başka pek çok şey engelliyor,yüreğimizdeki çiçeğin yeşerip,büyümesini. Ama bunda en büyük pay maalesef bizim. Evet sevgileri hep yarınlara erteledik,yarının olamayacağını bilemeden. Cesur olamadık paylaşmayı istedik ama emek ve zaman harcamak istemedik, Belki de yaşamın bir gün apansız bitebileceği aklımızın ucundan bile geçmedi.
    İşte ben ömrümde ilk kez de olsa yakaladığım güzelliklerin hatırına, bu türlü korkularımı elimin tersi ile bir kenara fırlatıp, içimde sevgi olduğunu düşündüğüm o yüce duyguyu, bilmeyi en fazla hak ettiğine inandığım insana, belki de ilk ve son kez bencillik etmemek ve en önemlisi içimde yeşerttiğim çiçeğimin tohumlarını dört bir yana saçmak adına söylemek istiyorum.

    SENİ SEVİYORUM GÜLÜM
     
  18. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kerbela Kadar Sıcak

    Ayaklarını yerden sürüyerek kendini zorla dağınık yatağına attı. Yorgundu, yorgun bir savaşçıyı andırıyordu genç adam. Yaşadığı acılar avare saçlarında bir ışık huzmesi gibi duruyordu. Dört gül. İkisi kız, ikisi de erkek tam dört yürek gülü. Yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş; hastalıklar, yokluklar, kimi zaman imkânsızlıkların acımasız gerçekliğine boyun eğmeyen baba direnciyle kotardığı çareler gelmiş dizilmişti fersiz gözlerinin önüne.
    Başardım diye mırıldandı kendi kendine, ama başar-dım...Dördünü de büyüttüm, artık koca ümit dolu bir yaşam var önlerinde. Ben onlara bütün sevgi bahçelerini sundum, o bahçelerin en güzel çiçeklerini yataklarına örtü yap-tım...Onları korudum, onları hayatın kollarına güvenle bıra-kacağım.
    Genç adam odadaki aynada işkenceden şişmiş gözlerine baktı uzun uzun, binlerce yıldız akarken gözbebekleri-ne...Kalbinin seyrek sesi, saatin tik tak sesleri gibi mahzun gözlerinde atıyordu derin bir aşkla
    O gün hayatında sahip olduğu tek güneşi de söndü genç adamın. Her yer karanlık oldu. Eve geldiğinde cellatların iş-kencesinden morarmış bedeniyle her şeyden habersiz şiir yüzlü kıza sarıldı. Daha önce hiç kimseye böylesine sarılma-mıştı genç adam, birlikte şarkılar söylediler! Eller birbirini buldu. Gözler bakıştı. İşte o gün güneş yeniden doğdu. Sıcak ama ışıksızdı. Yine de her şeye rağmen, onlar oradaydı! Ve şarkılar söylediler! Artık biliyorlardı, gözlerinden akan ışık bu koskocaman dünyayı aydınlatmaya yetmezdi! Yüzlerine vu-ran aydınlık, güneşinkinden parlaktı. Onlar oradaydılar ve birlikteydiler!
    Gidiyordu, ama gitmek istemiyordu. Gitmezliği çaresizli-ğiyle çatıştıkça, içine girdiği çıkmazların derin kuyusunun di-bini bulabilecekmiş gibi bir çaba içerisinde de değildi. Işıkla-rın arasında ortaya çıkan yalanlar, kayıtsızlık ve merak havuz-larında boğuluyordu. İşkence odalarında dökülen kandan daha kırmızı bir girdabın köpüklü duvarlarına tutunabilece-ğini zannetti. Kabuslarındaki siyah örümceklerin nemli ve yapışkan ayakları olsa belki tutunabilirdi, düştü.
    Aya bakarak dertleştiler o akşam.
    Sabah olduğunda işkenceci cellatların, çıplak bedenine bir kırbaç gibi inen sesiyle uyandı ve her şeyin rüya olduğunu o zaman anladı. Ne fark ederdi ki bu şehirde. İşkence odasının kirli duvarlarına sıçrayan kanına baktı sessizce. Gelin duvağı gibi duruyordu yürek haritasında. Sınırları belirsiz bir ülkeyi andırıyordu. Doğrulmak istedi yavaşça. O da olmadı. Bir kü-für savurdu açık pencereden esen hoyrat rüzgara. Fersiz göz-leriyle bakakaldı öylece. Kafesinde kükreyen bir aslan edası-na büründü birden. Ağlamadı. Ağlayamazdı. Onurlu olma-lıydı. Derinlerden gelen bir sese kulak verdi sessizce. Kerbela kadar acı, Aşura kadar sıcak bir sesti bu. Dayanamadı bu se-se yufka yüreği, olduğu yere yıkılıp kaldı sessizce..
     
  19. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kendimi Sana Adadım

    Sevgisiyle bana yaşamayı yirmi beşinde yeniden öğreten Kıymetim;

    Yine bir akşamüstü ruhumu benliğimi ve kalbimi toplayıp içimdeki seni satırlara dökmeye karar verdim..Seni yaşarken aşkı yazıyorum gökkuşağı rengindeki kalemimle..kalbimden süzülen nağmelerde sana çağlamaya namzedim..Buzlara tutulmuş gönlüm senin sevginde baharı yaşıyor...Göçmen kuşlar yine baharda omuzlarımdayken senin adını fısıldıyorum onlara..Nazlı çiçeklere senin güzelliğini anlatıyorum telaşlı telaşlı..Gözlerimdeki heyecan ellerime yansıyor...kalemim ismini yazıyor ellerimin uzanabildiği her yere...Korkularıma karsı senin gül cemaline sığınıyorum..İçten içe senin isminde yanıyor pişmanlıklarım..Yandıkça acılarım , küllendikçe közlerim seni daha çok seviyorum..Ezan sesine alışık gönlüme bir armağan olarak veriyor karanlık geceler..Sevmedim katran koyusu geceleri senden önce...Ama geceyi sevdirdin bana..Öyle ki yıldızlar semaya asıldıklarında ilk ışıkta gözlerini anımsıyorum..Benliğimde umutlarım seninle var oluyor sanki..Üşüyen iliklerimin yerine tatlı telaşlar sarıyor..Sanki çiçeğiyle randevusuna geç kalmış bir arı gibi telaşlı yüreğim...Susamış tam yirmileş yıl sana..Beklediğim ve yalancı baharları sen zannettiğim baharımdı kalbim ve karanlıktan sonra seher vaktimdi ismin...Dudaklarımdaki naif susuşların yerine sevda türkülerini yankılıyor..her türküde kırık sazıma senin güzelliklerini yazıyorum..Gözlerimi dağın eteklerinde güneşe çevirmişken sırtıma vuruyor çılgın rüzgarlar..üşüyorum bir an ama senin ateşin alev topuna dönüşüyor yüreğimde..Yanıyorum yandıkça içimde seni de yakıyorum...Duvarlarda büyüyor gözlerin..Düşlerime el koyuyor deli sevdan..Seni öyle içime çekiyorum ki...Ciğerin sefa ediyor ateşimde köz oldukça...Seni sevdikçe kelimelerim ahenge bürünüyor..Toprakta tohum misali dört mevsim senin sevdana ekiliyorum..Hasat zamanım yok..Sevdam sarı basaklara gebe olsa da dört mevsim basaklarımda bereketim senin avuçlarına süzülecek..Ölüm olmayacak seninle yazgımda..Hiç üşümeyecek tomurcuklarım seninle baharımda..Hem dilimde ismin yankı bulacak çıplak dağların ardında..Su arayan bir ceylan yavrusu gibi sevgilere susadığımda yasama sevinçlerini kana kana içeceğim..Ayrılık defterini ise tozlu raflara kaldırdım..içimdeki yaraları sevginin merhemiyle sardım..Baktım senle hayat güzel kendimi sana adadım..
     
  20. TR@NCER

    TR@NCER Aktif Üye

    Kayıt:
    4 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    145
    Beğeni:
    0
    Kenar Mahalle

    Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.
    Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

    Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve ayni çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.
    Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sinin olağanüstü bir basari gösterip, avukat, doktor ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.

    Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma sansı oldu.
    "O koşullarda nasıl bu kadar basarili oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep ayniydi: "Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde."

    Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, basarili birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.

    Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:
    "Çok basit" dedi, "Ben o çocukları çok sevdim."
     
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş /bbnetsosyal